Türkiye haftalardır, adeta gerilim filmi tadında, her anı yeni bir son dakika gelişmesiyle bölünen; bizzat ekonomik ve siyasi elitlerin merkezinde yer aldığı tuhaf bir "fon krizini" izliyor.
Ortada somut bir tablo var: Bir yanda Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu’nun köşesine taşıdığı, krizin aktörlerinin pişmanlıktan uzak, kibirli ve meydan okuyan halleri... Diğer yanda ise işin hukuki ve idari boyutuyla ilgili inanılmaz bir kaos: Mal varlıklarına tedbir konuluyor, bir saat sonra kaldırılıyor. Gözaltı haberi yayılıyor, hemen arkasından serbest bırakıldığı duyuluyor. Tutuklanmalar, ev hapsi kararları, "parayı ödedi, ödemedi" tartışmaları birbirini kovalıyor.
Haftalardır gözlerimizin önünde oynanan bu oyun, sıradan bir adli vakadan çok öte bir noktaya işaret ediyor. Peki, tam olarak ne izliyoruz?
Öncelikle izlediğimiz şey, "dokunulmazlar" ile hukuk arasındaki güreşin, kamuoyunun gözü önünde canlı yayında sergilenmesidir. Normal şartlarda bir soruşturmada gözaltı, tedbir veya tutuklama kararları belirli bir hukuki süzgeçten geçerek netleşir. Ancak bu dosyada kararların alınmasıyla kaldırılması arasında neredeyse dakikalar, bilemediniz saatler var. Bu durum, arka planda devasa bir telefon trafiğinin, siyasi ve ekonomik güç savaşlarının, krizin "üstünü kapatmak" veya "kendi adamını kurtarmak" isteyen çevrelerin yürüttüğü kıyasıya bir bilek güreşini ele veriyor.
İkincisi, bu krizin yarattığı enformasyon kirliliği ve toplumsal algı yönetimidir. Sürekli yayılan ve anında tekzip edilen "alındı, bırakıldı, malı donduruldu, tedbiri kalktı" haberleri, toplumsal adalet duygusunu lime lime ediyor. Vatandaş, adaletin herkes için eşit işleyip işlemediğini sorgularken; birilerinin gücü sayesinde bu süreçlerden elini kolunu sallayarak ya da minimal kayıplarla sıyrıldığına dair güçlü bir inanç, kamuoyunda yerleşiyor. Bu da Likoğlu’nun deyimiyle olayın sadece "aşırı kazanç hırsı" olmadığını, derin bir güç ve imtiyaz mücadelesine döndüğünü gösteriyor.
Üçüncüsü ve belki de en düşündürücüsü, bu tablonun devlet mekanizması ve siyasal hafıza üzerindeki etkisidir. 15 Temmuz sonrasında bazı çevrelerin kendi ilişkilerini ve kadrolarını koruma refleksiyle hareket etmesine benzer bir manzarayı bugün ekonomi alanında izliyoruz. Bir suç veya usulsüzlük iddiası ortaya çıktığında, "suçun şahsiliği" ilkesinden ziyade, "falancanın yakını", "bizim adamımız" korumacılığı devreye giriyor. Hukukun ve devletin kurumları, bu koruma kalkanları ile kamu vicdanı arasında sıkışıp kalıyor.
Haftalardır izlediğimiz bu film, aslında Türkiye’de sermaye, siyaset ve adalet ilişkilerinin kriz anlarında nasıl rayından çıkabildiğinin, gücün hukuku nasıl esnetmeye çalıştığının net bir özeti. Kararların bir saat içinde alınıp kaldırıldığı, kural tanımamazlığın açıkça dillendirildiği bu tablo, sadece bir fon vurgununun değil, aynı zamanda ciddi bir adalet testinin ortasında olduğumuzu gösteriyor.