Siyasetin dili çoğu zaman retoriklerle, yükseltilen ses tonlarıyla ve çizilen hayali "kırmızı çizgilerle" şekillenir. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde dile getirdiği “Sabır taştı, kırmızı çizgiler aşıldı” ifadesi de bu söylemlerden biri olarak hafızalara kazındı. Ancak tarih, politikacıların nutuklarıyla değil, tarihin kırılma anlarında durdukları yerle yazılır.
Bugün haklı ve vicdanı sızlayan her ferdin sorma hakkı vardır: Sabrın sınırını belirleyen şey vicdan mı, yoksa küresel güç odaklarının çizdiği sınırlar mı?
Hafızayı Tazelemek: Sabrın Taşmadığı Zamanlar
Eğer mesele sabrın taşması ve kırmızı çizgilerin aşılmasıysa, geçmişin ve bugünün kanayan yaralarına bakmak boynumuzun borcudur:
Afganistan Operasyonları: Amerikan postalları Afganistan toprağına basarken, ülkemizin ay yıldızlı bayraklarıyla süslü araçları eşliğinde o coğrafyadaki mazlum halka operasyonlar yapılırken sabır neden taşmadı?
Irak’ın İşgali: İncirlik Hava Üssü’nden havalanan ABD uçakları, komşumuz Irak’ta yüz binlerce masum insanı katlederken, şehirleri yerle bir ederken bu kükreyen sesler neredeydi?
Yemen ve Filistin: Yıllardır Suudi Arabistan öncülüğündeki ambargolarla açlığa, susuzluğa ve salgın hastalıklara mahkûm edilen; okulları, çocuk hastaneleri ve pazarları bombalanan Yemen halkı, kendini savunma hakkını kullandığında mı sabırlar taştı?
Açlığa ve ölüme terkedilmiş bir halkın, Tel-Aviv’e füzeler göndererek, Kızıldeniz’de İsrail’e giden gemileri engelleyerek Filistin’in yanında durması mı birilerini rahatsız etti? Gazze’ye bir çuval un, bir konteyner insani yardım sokmakta zorlanılırken; yokluk içindeki Yemen’in küresel devlere meydan okuması mı ezberleri bozdu?
Kâbe’de Filistin için dua etmeyi, Filistin bayrağını taşımayı yasaklayan Suud hanedanlığına ses çıkarılamazken; Filistin davası uğruna liderlerini ve evlatlarını feda eden Yemen’e yüklenmek hangi basiretin ürünüdür?
“Gönül Coğrafyası” Retoriği ve Duruş Kaybı
Yıllardır meydanlarda duyduğumuz "İstanbul düşerse Gazze düşer, Ankara düşerse Beyrut düşer, Konya düşerse Tahran düşer" sloganları, İslami terminolojinin ve mazlum dostluğu retoriğinin en üst perdesiydi.
Ancak bugün geldiğimiz noktada sormak gerekir:
Sizi dik durmaktan alıkoyan nedir? Kimden çekiniyorsunuz?
Şayet korkulan şey Epstein skandallarıyla çürümüş ABD hegemonyası ya da Orta Doğu’yu kana bulayan İsrail yönetimi ise; bu milletin özünde o korkudan eser yoktur. Bu coğrafyanın mayasında, sayıca ve güççe üstün olan batıla karşı hakkı haykırmak vardır. Yemen’deki ve Gazze’deki bir avuç dirençli insanın, trilyon dolarlık savaş makinelerini ve uçak gemilerini geri çekilmek zorunda bırakması; gücün teknolojiyle değil, inanç ve haysiyetle ölçüldüğünün en somut kanıtıdır.
Tarihin ve Büyüklerin Öğüdü: Güçlüye Değil, Haklıya Eğilmek
Türk-İslam tarihi, egemen güçlerin iradesine boyun eğenleri değil, adalet uğruna bedenini taşın altına koyanları yad eder. Siyasetin pragmatik hesapları arasında kaybolanlara, tarihin derinliklerinden gelen şu ilahi ve tarihi ikazları hatırlatmak gerekir:
İbn Haldun’un Mantığı:
"Devletler, adalet ilkelerinden uzaklaşıp güçlü olanın maslahatına (çıkarına) göre hareket etmeye başladıklarında, çöküş süreçleri başlar."
Nizamülmülk’ün Siyasetname’deki Uyarısı:
"Küfür ile devlet pâyidar olur (yaşar), ancak zulüm ile pâyidar olamaz."
Müttefiklerinizi seçerken zalimin yanında, mazlumun karşısında konumlanmak, devlet aklının değil; geçici siyasi hesapların hezimetidir.
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihati:
"Ey oğul! Ananı, atanı hürmetlendir; bereket büyüklerle beraberdir. Sevindiğin yere sık gitme, erinip yolunu değiştirme... Haklı olduğunda mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (cesur) derler."
Yusuf Has Hacib (Kutadgu Bilig):
"Beylik hükümdarlık hiddetle, öfkeyle yürütülmez; adaletle, akılla ve şefkatle yürütülür. Memleket tutmak için çok asker ve ordu lazımdır; askeri beslemek için mal ve servet lazımdır; bu malı elde etmek için halkın zengin olması lazımdır; halkın zengin olması için de adil kanunlar lazımdır."
Son Söz: Kırmızı Çizgi Nerede Başlar?
Türk ve İslam dünyasının liderliği, Washington’ın ya da Tel-Aviv’in çıkarlarının bittiği yerde değil; Gazze’deki, Yemen’deki, Doğu Türkistan’daki ve tüm mazlum coğrafyalardaki yetimin hakkının başladığı yerde durmayı gerektirir.
Bırakın ABD’nin uçak gemilerini, atom bombalarını ve sahte diplomasilerini... Bu millet, tarih boyunca ne bombadan korktu ne de süper güç adı verilen zalimlerden!
Sayın Bakan’a ve bu politikayı yürütenlere son soru şudur: Amerika ve İsrail’in mazlumlar üzerindeki zulmüne karşı sabrınız tam olarak ne zaman taşacak? Ve biz ne zaman gerçekten mazlumun yanında, zalimin tam karşısında firesiz duracağız?
Çünkü tarih, hedefine ulaşamayan boş tehditleri değil; izzetle durulan dik duruşları kaydeder.